Sabiha Gökçen’e inen son uçakların motor sesi kesildiğinde Pendik Sahili’nde yalnız yürümeye başlıyorum. Parmak uçlarım rüzgârın serinliğinde ürperirken içimde hâlâ sıcak bir nabız atıyor. Yat Limanı’ndaki ışıklar sönmeye yüz tutmuşken bile tenimde bıraktığın izlerin sıcaklığı sürüyor.
Her buluşmada aynı ritim tekrarlanıyor; önce yavaş, sonra kesintisiz bir tempo. Göğüslerim avuçlarına tam oturuyor, kalçalarım hafifçe kıpırdandığında kendini daha derine bırakıyorsun. Dilim, dudaklarım ve boğazımın o yumuşak kıvrımı seni öyle bir kavrıyor ki, nefesin kesilene kadar bırakmıyorum. Zaman Marmaray’ın raylarında kayıp gidiyor, biz ise sadece dokunuşların dilini konuşuyoruz.
Şimdi sıra sende: O sessiz saatte, teninin hangi noktasını ilk dokunuşuma bırakacaksın?
