Pendik Sahili’nde akşamüstünün nemli rüzgarı tenimi sararken, Kaynarca yönünden gelen otobüsün kapıları açılır açılmaz kendimi yat limanına yakın bir sokağa atıyorum. Viaport’un ışıklı tabelaları uzakta parıldarken, otele doğru attığım adımlar kısa, çünkü müşterim zaten kapıda bekliyor. İçeri girdiğimizde perdeyi çekip lambayı loşlaştırıyorum; tenim hâlâ dışarıdaki serinlikle karışmış sıcaklıkla titriyor.
İçeri girdikten sonra tek hareketim, bluzumun düğmelerini yavaşça açmak oluyor. Göğüslerim dışarı fırlarken bakışlarını üzerimde hissediyorum; dizlerimin üzerine çöküp kemerini çözüyorum, diliyle ıslattığım dudaklarımı dudaklarına değdirmeden önce kısa bir nefes molası veriyorum. Yatakta bedenimi onun üstüne yatırırken Pendik’ten Sabiha Gökçen’e inen uçakların sesi bile duyulmuyor; sadece soluklarımız ve yatağın gıcırtısı var. Kurtköy’e kadar uzanan bu gece boyunca, her isteği anında karşılamaya hazırım; ucuz fiyatımla, bolca zamana ve esnekliğe sahibim.
Gecey…
